Film Tavsiyeleri #2

americanbeauty

Film tavsiyeleri serisine tam olarak ortaya karışık yaparak devam ediyorum.

Film Tavsiyeleri #2

#6 – Good Bye, Lenin!

lenin

Sene 1990, Alman Demokratik Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik)’nin Batı Almanya ile birleştiği zamana denk geliyoruz. Lara adında yaşlı bir öğretmen protesto sırasında yaralanır, Lara koyu sosyalisttir ve hastahanede Doğu Almanya ve Batı Almanya birleşir yani meşhur duvar yıkılır. Lara’nın bu arada çok kısa ömrü kalmıştır ve artık üzülmemesi gerekmektedir. Oğlu Alex annesinin bu durumuna çare olarak evlerinde sosyalizmi yaşatmaya çalışacaktır. Sosyalizm-kapitalizm arasındaki kültür savaşının yanında dramatik yönü de olan bu film döneme merak salanlara hep Batı cephesini görenlere bir de Doğu cephesini göstererek iyi bir işe yarıyor. Yapım yılı 2003, IMDB puanı: 7,8 / 10

#7 – The Doors

thedoors

Serinin ilk biyografik filmini öneriyorum, karşınızda 60ların efsanesi Jim Morrison ve The Doors. Grubun kuruluş sürecinden Jim Morrsion’ın ölümüne kadar geçen sürede yaşanılanlar bol müzikle bol uyuşturucuyla anlatılıyor. Eğer istediğim bir dönemde doğma şansım olsaydı tercihim kesinlikle 60’lar Kaliforniya’sı olurdu. Düşünsenize bir tarafta The Doors bir tarafta Pink Floyd diğer tarafta şu an kullandığımız teknolojik ürünlerin devrimcilerinin (Bill Gates, Steve Jobs vd.) bir tarafta da hippilerin arasında olmak işte istediğim hayat bu olurdu. Bu hezeyanlar bir tarafa filmin yönetmeni Oliver Stone, Jim reyizin yavuklusu rolünde de Meg Ryan’ı görüyoruz. Ben sevdim efendim. Yapım yılı 1991, IMDB puanı: 7,2 / 10

#8 – Disconnect

disconnect

Yakın dönemde sosyal ağlar ile şeffaflaşan hayatımız filmlere de konu olmaya başladı. Teknolojiyi teknik yönden yakından içerik yönünden biraz geriden izleyen film sektörü sosyal ağlar ve gizlilik konularında uyanmayı başardı. Bol mesajlı ibretlik bir sosyal drama filmi olmuş. Kesinlikle birileri bu hikayeyi yaşamıştır diye de düşünüyor insan. Fazla söze gerek yok bana kalırsa ortaokullarda ve liselerde izletilmesi gereken bir film. Hatta bildiğin kamu spotu yapıp herkese izletelim. Yapım yılı 2012, IMDB puanı: 7,6 / 10

#9 – American Beauty

americanbeauty

Size Kevin Spacey fetişimden bahsetmiş miydim? Bu adam ne çekse izlerim öyle seviyorum. Amerikın Biuti filmimiz orta yaş sendromuna girmiş gözü para ve dolayısıyla güçten başka bir şey görmeyen eşinin dırdırlarının yanında super loser bir abinin duygusal mı desem hüzünlü mü bilemediğim hikayesini anlatıyor. Kevin Spacey’in oyunculuğuna diyecek bir sözüm yok fakat plastik poşet evet plastik poşet sahnesi vardır ki efsanedir onu koymadan geçmeyeceğim tabi. 5 Oscar kazanacak kadar efsanevi midir? Hayır, değildir. Ama Oscar’lıktır orasını tartışmayalım. Yapım yılı 1999, IMDB puanı: 8,4 / 10

Bu plastik poşet sahnesi için film bir kez daha izlenilir:

#10 – Trainspotting

trainspotting

Eminim ki Requiem for a Dream‘i izlemişsinizdir, bu onun daha az dramatizesi daha fantastiği. Şöyle bir alıntı yaparak özetliyeyim: “Renton, yirmilerinde, küstah bir uyuşturucu müptelasıdır. Hiçbirşeyi umursamayan arkadaşları Tommy, Spud, Sick Boy ve Begbie’yle birlikte yaşamlarını giderek yıkan olaylar yaşamaktadırlar. Başta Ewan McGregor olmak üzere oyuncularının başarısı ve bir o kadar uygun soundtrack’iyle büyük ses getirmiş bir yapım.” Burada da klozete girilen bir sahne var lakin onu koymuyorum filmi izlerken biraz heyecanı kalsın. Requiem for a Dream‘in üstüne izlenesi bir film olmuş. Yapım yılı 1996, IMDB puanı: 8,2 / 10

Hakikaten ortaya karışık sözcüğünün hakkını verdiğimi düşünüyorum, umarım bundan sonra daha tematik bir liste yaparım.

Bir başka listede görüşmek üzere miyop kalın.




Medium Okumaları #4

medium

Seride Haziran ayını es geçmiş bulundum fakat yaz mevsiminin de üretkenlikte yarattığı düşüşün etkisini bir mazeret olarak kabul etmenizi rica edeceğim. Serinin diğer yazılarını okumak için şuradan devam edelim.

Mutsuz İnsanlar Ülkesi Türkiye — Dr. Selçuk Can Güven

Ülkenin en büyük sorunu ve mutsuzluğunun da kaynağı net bir şekilde eğitim. Eğitim sözcüğünü o kadar çok tekrar ettik ki içini mi boşaltıyoruz? diye düşünmeden edemiyorum. Yazıda da verilerle ülkedeki mutsuzluk ve eğitim arasındaki ilişki bir daha açığa çıkıyor.

Yürümek Yaratıcılığı Artırıyor — Özgür Şahin

Özetle; yeni bir bakış açısı mı lazım? Şöyle bir yürüyün gelin.

En son trend: Zenginlik Pornosu — Gürcan Öztürk

Rich Kids of Instagram.. Gelir adaletsizliğinin diğer tepesindeki çocuklara bakıyoruz.

Tekstil Sektörü — Bir Fason Öyküsü — Barbaros Selim Büyükelçi

Yıllardır öldü dediğimiz tekstil sektörünün içinden birileri içerde neler olduğunu anlatmış.

Bir Nefret Suçu Hayatımı Değiştirdi — Hilal İşler

Spoiler vermeden: “14 yıl önce, bir üniversite öğrencisini nefretten korumaya çalıştım. Yapmamalıydım.”




Hudutların Kanunu (1966)

hudutlarinkanunu

1966, Siverek, Urfa. Yılmaz Güney’in oyunculuğunu,senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği, Lütfi Akad’ın yönetmenliğini yaptığı Türk sinemasının en önemli yapıtlarından biri. Filmin konusu kaçakçılık yapan köylülerin jandarma tarafından sınır ticaretinin bitirilmesi için legal yollara yönlendirmesini konu alıyor.

Filmi izlerken farkedeceğiniz bir durum olarak sıçramalar sizi rahatsız edebilir. 1966 yılında çekilen bu film 14 yıl sonra cereyan edecek 1980 askeri darbesinde toplatılacak ve elde kalan 1 kopya Fatih Akın’ın desteğiyle renove edilerek 2011 yılında 64. Cannes Film Festivali’nde A Clockwork Orange gibi klasiklerle birlikte gösterime girmiştir. Son kalan kopyanın da tahrip olması sebebiyle bu sıçramalar bulunmaktadır. 1967 Altın Portakal’da En iyi ikinci drama filmi seçilirken, Yılmaz Güney de en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştır.

yilmazguney

“güney’in sansür kurulunca reddedilen senaryosu, akad’ın urfa’da bir otel odasında hazırladığı düzeltmesiyle “motor” alır. ne var ki bu düzeltme urfa emniyeti’nin akad’ın sansür kurulu onaysız gerekçesiyle gözaltına alınmasını engellememiştir. bir yandan yapımcı; dadaş film senaryoyu “dağların kanunu” adıyla ankara sansüre göndermiştir. neyse ki bu sefer senaryo tasdik edilecektir. ama bir koşulla! güney’in oynadığı “hıdır”, son nefesinde “oğlum ben bu yolda ölüyorum, sen bu yola düşme” repliğini söylemesi ile tekrar “motor” der.”

[su_tabs active=”1″ vertical=”yes”][su_tab title=”Konu”]Sınır boylarında kaçakçılık yapan Hıdır (Yılmaz Güney), ektiği toprak çoraksa, sürdüğü tarla kumsa sonuç ne olacaktır? Suçlular köylüyü sömüren toprak ağaları mı, köy ilkokulunu ateşe verip yakan yobaz zihniyetliler mi, köylüyü kaçakçılığa iten düzen midir? Hıdır rolündeki Yılmaz Güney’in etkileyici “solo oyun”u unutulmaz güzellikte. (Agah Özgüç’ün 100 Filmde Türk Sineması kitabından)[/su_tab]
[su_tab title=”Film”][/su_tab]
[su_tab title=”Kadro”]
Yılmaz Güney
Pervin Par
Erol Taş
Tuncel Kurtiz
Danyal Topatan
Osman Alyanak
Tuncer Necmioğlu
Atilla Ergün
Muharrem Gürses
Necati Er
Aydemir Akbaş
Nusret Özkaya
Sırrı Elitaş
Hikmet Olgun
Enver Dönmez
İhsan Bayraktar[/su_tab][/su_tabs]




Film Tavsiyeleri #1

filmtavsiyeleri

Son dönemde izlediğim filmlerden küçük bir tavsiye listesi oluşturmak istedim, daha önce beğendiğim bazı filmleri – internette bulunmalarını da göz önünde tutarak – arşivliyordum, o arşive ulaşmak için Seyirhane kategorisine bakmanız gerekecek. Filmler beğeni sırasına göre değil rastgele dizildi.

#1 – Being John Malkovich

beingjohnmalkovich

Enteresan bir hikayeye sahip bu ilginç filmde “ezik” bir kuklacı olan Craig Schwartz çalıştığı şirkette bir dolabın arkasına düşen dosyasını almaya çalışırken bir geçit bulur ve olaylar gelişir. Komedi ve dram unsurlarını aynı filme sokmayı başarmış, senaristliğini Eternal Sunshine of the Spotless Mind‘ın da senaristi Charlie Kaufman yapmış. İzlenip şaşırılması gereken bir film diyelim. Yapım 1999, IMDB puanı: 7,8 / 10

#2 – The Man from Earth

the-man-from-earth

Tek bir odanın içinde 8 kişinin ve içlerinden birinin 14.000 yıldır yaşadığını iddia etmesiyle ortalığın karıştığı ilginç bir film. Tek bir odanın içinde o kadar kişi olunca insanın aklına 12 Angry Men geliyor tabi, ya nasıl topu topu 1 odada mı çekmişler koca filmi diyorsanız evet aynen öyle diyorum. Merak unsurunun iyi kullanıldığı bilim kurgu filmi, beklentileri çok yükseltmeyelim ancak güzel filmdir. Tavsiyem ise izleyin hatta izlettirin, sorgulamalar yeterli değilse de güzel. Yapım yılı 2007, IMDB puanı: 8,0 / 10

#3 – Mr. Nobody

mrnobody

Lütfen kimse bu filmi izledikten sonra @mrnobodyrıfkı olarak dolaşmasın, sırıtıyor. Belki sizin de aklınıza gelmiştir, hani acaba şimdiye kadar verdiğim kararların diğer seçeneklerini seçseydim ne olurdu acaba diye? Bu film de aslında hiç bir şeyi seçmeyince ne olacağını dramatik bir yönle anlatmaya çalışmış. Çok fazla uzatmayacağım bu filmi izlemeyeceksiniz de Survivor mı izleyeceksiniz yani? Bir yandan bu filmin The Man From Earth’den düşük puan alması (IMDB) beni üzdü. Sunumu filmden bir monologla bitirmek istedim; Nemo:“You have to make the right choice. As long as you don’t choose, everything remains possible.” Yapım yılı 2009, IMDB puanı: 7,9 / 10

#4 – Letters from Iwo Jima

lettersfromiwojima

İşte aksiyon-savaş severler için bir yandan benim gibi tarih severler için ortak zevkleri birleştiren kaliteli bir film. Client Eastwood’un yönetmen olduğunu da belirtelim. Konusu ise İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD-Japonya İmparatorluğu arasında geçen çatışmanın Japonlar tarafından nasıl görüldüğü ile ilgili. Dram yönü de kuvvetli bu yüzden aslında her izleyici kitlesine uyan bir tarafı var bu filmin. Yapım yılı 2006, IMDB puanı: 8,0 / 10

#5 – Nightcrawler

nightcrawler

Listelerde pek gözükmeyen underrated kaldığını düşündüğüm güzel bir film. Filmin konusu beş kuruşu olmayan Louis Bloom’un haberciliğe adım atıp daha sonra hayvan gibi şiy yapmasını konu ediniyor, bu arkadaş House of Cards izleyenler bilir Frank Underwood misali birine dönüşüyor. Sağlam bir kapitalizm eleştirisi içeren gerilimli bir film var karşımızda. Kariyeri için her şeyi yapacak arkadaşlar izlesin hoşlarına gidecek. Jake Gyllenhaal’ın çok başarılı bir oyunculuk sergilediğini de söylemek gerek rolüne çok güzel bürünmüş hiç sırıtmıyor. Kapitalizm eleştirisi dedik aksiyon dedik pragmatizm dedik işte size ortamlarda satabileceğiniz bir film önerdim. Yapım yılı 2014, IMDB puanı: 7,9 / 10

Şöyle bir bakınca bende “mindfucking” tarzı filmlere bağımlılık varmış illa bir kafa bulanıklığı, acaba sonra ne oluyor? diye düşündürecek tarza bünyeyi alıştırmışım nikotin gibi bağımlılık yapıyor anlaşılan.

Bir başka listede görüşmek üzere miyop kalın.




Dizi Tavsiyeleri #1

tv

Yaz tatiline giren genç dimağlar için ekran bağımlılığı yaratmaya sebep verecek tavsiyeler oluşturayım dedim, evet biliyorum sıkıntıdan patlıyorsunuz.

Bu tavsiyeler silsilesinin ilk ayağını “ölmeden önce izlemeniz gereken hangi dizisiniz?” tarzı onedio çakması olsun istedim.

İşte geliyor:

#1 – Breaking Bad

BreakingBad

Hey yo, Mr. White! Jesse Pinkman’ı tanımamış, Heisenberg’ün arafına tanık olmamış, tarihin en iğrenç eşi Skyler White’a sövmemiş, Los Pollos Hermanos’ta tavuk burger yememiş olmak (tamam bu şakaydı) her halde büyük bir kayıp olsa gerek. Bunu izlemeden diğer dizilere geçmenizin bir manası bir tadı tuzu yok. Hala IMDB’de 9,5 puan ile birinci sırada bulunan 5 sezonluk bu efsaneyi ilk olarak izlemenizi tavsiye ediyorum. Yıllar önce Breaking Bad’i övdüğüm bir yazı yazmıştım boşuna yazmamışım adamlar efsane ona da şuradan ulaşabilirsiniz.

#2 – Game of Thrones

gameofthrones

Valar Morghulis! Hala devam eden efsanenin 5. sezonu yine ölümlü yine şok ede ede bitti. Eli kanlı George R.R. Martin gelecek sezonda yine hınzırlığına devam edecek. Üç ayrı ülkede çekilen her bölümü 10 milyon $ tutan yapım kalitesi zirvede çok karakterli bol çıplaklık içeren herkesin dilinde olan işte o bu. Peki bu kadar övdün neden ikinci oldu diye sorarsanız, o kadar karaktere ve renklere rağmen Breaking Bad’de bulunan hikayenin derinliğine, psikolojik çıkarımlarına sahip değil. Breaking Bad 38 yıllık iskoç viskisiyse Game of Thrones 12 yıllık bourbon viskisi olur.

#3 – House of Cards

houseofcards

Democracy is so overrated. Amerikalı web dizi/film yayıncısı Netflix’in her yıl tek seferde 13 bölüm çıkardığı (en son 3. sezon çıktı) politik drama dizisi. Beyaz Saray’da kongre üyesi Francis Underwood ve eşi Claire Underwood’un ibretlik hikayesini anlatıyor. Ortamlara “ruthless pragmatism” tanımını çıkaran bir karakter ihtiva ediyor öncelikle: Francis Underwood. Eşinin de kendisinden farkı yok aslında ama bu babayiğit Frank reyiz iktidara giden yolda her şey mübahtır diyerek etmediği halt kalmıyor. Spoiler gömmeden Breaking Bad’den sonra hikaye olarak en iyi dizi diyebiliriz kendilerine. Ayrıca Kevin Spacey’in oyunculuğu da laf aramızda Emmy’lik adeta. Başlayınca bırakamayacağınız türden ilerliyor zaten 4. sezonu (muhtemelen Şubat ayında çıkacak) çıksa da izlesek.

Kapatırken madem B.B’den bahsettik “Say My Name” demeden olmaz: